Sevdiğin İşi Yapmak

Yaşamları bir başarı hikâyesine dönüşenlere ya da dünyanın en zenginlerine bakarsanız çoğunun, eğitimlerini dahi doğru dürüst tamamlamadan sevdikleri şeyi yapmaya başladıklarını görürsünüz. Ya hobilerini meslek haline getirmişlerdir ya da çocukluklarından beri yatkın oldukları mesleğe yönelmişlerdir.

Sevdiğimiz işi yapmak, öncelikle cesaret gerektirir. Çünkü sıradan bir işi, sıradan yöntemlerle yapmaya kalktığımızda ancak sıradan hedeflere ulaşabiliriz. Büyük başarılar elde edip hayallerine kavuşan insanların oranı azdır. Çünkü çoğumuz garantili yolları tercih ederiz. Oysa hayallerimiz sıradan değildir, heyecan vericidir ve kendimize özgüdür. Genele ve standarda uyum sağlamak asgari düzeyde yaşam koşullarını beraberinde getiri ve garanti eder. Ama bu durum siz için yeterince tatmin edici mi? Eğer değilse cesur olmanız ve hayalleriniz için girişimde bulunmanız gerekir.

Kendimize özgü yönlerimizin değerini çevremizdekilerin belirleyeceğini zannederiz. Oysa çevremizdekiler biz neye değer veriyorsak onun değerli olduğu algısını edinirler. Nobel Ödüllü Orhan Pamuk’u düşünelim. Kaçımız yazdıklarını anlıyoruz ve beğeniyoruz? Ama o kendi yazdıklarını öyle seviyor ve yazdıklarına öyle bir değer atfediyor ki insanlar da bu algıya geçiyorlar.

Orhan Pamuk, üniversiteyi üçüncü sınıfta bırakmış ve önce resim yapmayı denemiş. Baktığınızda, üçüncü sınıfa kadar gelmiş bir kişinin okulu bırakması cesaret gerektirir. Resimde başarı elde edememiş. Bu da, sıradan bir kişi için büyük bir hezimet gibi görünebilir. Ama o, “Bu da olmadı, bunu da başaramadım” hissine kapılıp kendine güvenini kaybetmemiş. Bunun yerine yazmayı denemeye karar vermiş ve sevmiş. Sonuç ortada…